https://muratuysalyazilar.blogspot.com/sitemap.xml Murat Uysal : Osmanlı

Translate

Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2020 Cumartesi

Tersane-i Amire

Osmanlı Devleti  Tersane Teşkilatı

“Tersane-i Amire”

Derya Beyleri Dönemi (1324-1390)

Osmanlı devletinde tersane teşkilatı Marmara denizine ulaşıldığı zaman başlamıştır. 1323 yılında Karamürsel feth edildi ve ilk deniz kıyısı elde edildi. Osmanlılar Marmara’da denize ulaştıktan sonra ilk tersane, Sultan Orhan zamanında Karamürsel Bey tarafından Karamürsel’de kurulmuş. Karesi Beyliği’nden getirilen ustalarla bu tersanelerde yeni gemiler inşa edilmeye başlanmış İlk donanma Kara Mürsel Bey komutasında oluşturuldu. 1327 yılında Karamürsel'de ilk Osmanlı tersanesi kuruldu ve böylece deniz gücünün kurumsallaşma çalışmaları başladı. Karesi Beyliği’nin de Osmanlı Devleti’ne katılmasından sonra Osmanlılar, Çanakkale ve çevresine de yayılmışlar ve nihayet 1354 yılında Rumeli’ye geçerek Trakya’da da ilerlemeye başlamışlardır. Donanma hiyerarşik bir sistemle teşkilatlandırılarak, Donanma Komutanı’na, “Derya Beyi” unvanı verilmiştir. Kara Mürsel Bey, Osmanlı Devleti’ndeki ilk “Derya Beyi” olarak Türk Deniz Tarihi’nin öncüleri arasında yerini almıştır. Osmanlılar Trakya’ya geçince Gelibolu’da bir deniz üssü ve bir de tersane kurmuşlar. 1. Murat zamanında kurulan Gelibolu Tersanesi zamanla gelişerek o devrin önemli tersanelerinden biri haline gelmiş.

 

Kaptan-ı Derya / Kaptan Paşalar Dönemi (1390-1867)

Osmanlı İmparatorluğu’nun modern bir devlet anlayışı ile denizlere yönelik teşkilatlanması Sultan Yıldırım Bayezid döneminde  başlamıştır. Gelibolu Deniz Üssünün 1401 yılında tamamlanması ile birlikte “Kaptan-ı Derya/Kaptan Paşa” terimi de Osmanlı Deniz Kuvvetlerinde yerini almıştır. Saruca Paşa Türk deniz tarihinin ilk Kaptan-ı Deryası olmuştur.

İstanbul Tersanesi, Tersane-i Amire İstanbul’un alınmasından sonra Fatih Sultan Mehmet’in ilk icraatlarından biri, güçlü bir donanma inşa edebilmek için Haliç’in kuzey kıyılarında bugünkü Kasımpaşa kıyılarına bir tersane kurulması nı emretmek olmuş. Fatih Sultan Mehmet 1455 yılında Kasımpaşa’da İstanbul Tersanesi (Tersane-i Amire)’ni kurmuş ve bu tersane dünyanın en büyük tersanelerinden birisi olarak tüm yabancı ülkelerin hayranlığını kazanmıştır. Bu dönemde Türk deniz bilimcileri dünya denizciliğine büyük katkıda bulunmuşlardır. Muhiddin Piri Reis, Türk denizcilik tarihinde tüm dünyada büyük yankılar uyandıran kartografi çalışmaları ile büyük bir yer tutmuştur. 1513 ve 1528 yıllarında iki ayrı dünya haritası yapmıştır. Diğer bir çalışmada Piri Reisin Dünya Denizcilik Tarihi’ne bir hediyesi olan 1521 ve 1525 yıllarında iki kez yayınladığı ünlü, “Kitab-ı Bahriye” adlı kılavuz kitabıdır. Bu emsalsiz çalışmada, Ege ve Akdeniz her açıdan incelenmektedir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’a yönelik kara harekatında Türk Donanması çok büyük lojistik destek sağlamıştır.


 Sultan I. Selim  tarafından Mısır’ın fethinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu’nda faaliyet göstermeye başlamıştır. Sultan I. Selim’in ölümünden sonra Kanuni Sultan Süleyman da Osmanlı Donanmasının gelişimine büyük önem vermiş, Türk Denizciliğine altın çağını yaşatmıştır. Bu dönemde Barbaros Hayreddin Paşa, kardeşleri Oruç ve İlyas Reisler, Selman Reis, Murat Reis, Seydi Ali Reis gibi bir çok ünlü Türk Denizcisi Akdeniz’de mutlak bir hakimiyet kurmuştur. Kanuni Sultan Süleyman, 1533 yılında Barbaros Hayreddin Paşayı İstanbul’a davet ederek, Kaptan-ı Derya ilan etmiştir. Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul Tersanesi’nde yeni gemiler inşa ettirerek, Donanmayı daha da güçlendirmiş ve Deniz Kuvvetini Osmanlı Devleti’nin denizlerdeki uzantısı ve dış politikasının vazgeçilmez bir unsuru haline getirmiştir. Barbaros Hayreddin Paşa, üstün denizcilik bilgisi ve tecrübesinin yanı sıra emsalsiz bir taktisyen olduğunu, 27 Eylül 1538 tarihinde Preveze Deniz Savaşı’nda göstermiştir. Taktik baskının yarattığı sürpriz etkisi Andrea Doria komutasındaki Haçlı Donanmasını şaşkına çevirmiş, Haçlı Donanması panik içerisinde dağılarak, büyük kayıplarla geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu zafer, Osmanlı Devletini Akdeniz’in tartışılmaz hakimi yapmıştır. Preveze Deniz Zaferi, büyük bir şeref ve gurur abidesi olarak Türk denizcilerine ışık tutmakta ve zaferin kazanıldığı 27 Eylül günü her yıl Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanmaktadır.

Diğer taraftan, Hadım Süleyman Paşa 72 parçadan oluşan Donanma ile 1538 yılında Umman Denizi’ne açılarak Aden’i ele geçirmiş, daha sonra Hindistan’a ulaşarak burada Portekizlilerle çarpışmıştır. Osmanlılar, doğudaki deniz ticaret yollarının kontrolü uğruna uzun yıllar yoğun çaba sarf etmiştir. Selman Reis, Piri Reis, Murat Reis ve Seydi Ali Reis gibi ünlü denizcilere, “Süveyş Kaptanı” unvanı verilmiş ve bu Amiraller, Umman  Denizi ve Hint Okyanusu’nda uzun yıllar Portekiz Donanması ve diğer ülkelere karşı deniz kontrolü uğrunda mücadele vermişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman, 1543 yılında İspanya karşısında zor durumda kalan Fransa’nın yardım talebi üzerine Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki 110 kadırgadan oluşan Donanmayı Fransa’ya göndermiştir. Bu sefer Barbaros Hayreddin Paşanın son seferi olmuş ve Barbaros Hayreddin Paşa, Büyük Türk Amiralleri arasındaki yerini almıştır.

Türk Denizciliği bu dönemde Salih Reis, Aydın Reis, Murat Reis, Selman Reis, Seydi Ali Reis, Hasan Reis, Piyale Paşa, Kılıç Ali Paşa gibi ünlü denizcileriyle başarıdan başarıya koşmuş; bu yüzyılda Türk savaş gemileri Akdeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nda faaliyet göstermiş, bu denizlerde üstünlüğünü rakiplerine kabul ettirmiş, İmparatorluğun dış politikasının ideal bir uygulama aracı olarak, güç göstererek veya güç kullanarak siyasi hedeflerin ele geçirilmesinde önemli rol oynamıştır.

İlk büyük toprak kaybı Karlofça Antlaşması ile başlamış ve Deniz Kuvvetleri de toprak kayıplarına paralel olarak giderek önem ve önceliğini kaybetmeye başlamıştır. Kaptan-ı Derya MezamOrto Hüseyin Paşanın 1695 yılında başlatmış olduğu reform girişimleri ve Venedik Donanmasına karşı Sakız Adası civarında kazandığı Koyun Adaları Zaferi de Donanmanın Saadet Yüzyılını geri getirmeye yetmemiş, denizlerdeki gerilemeyi durduramamıştır. Osmanlı yönetimi kendi içerisindeki siyasi ve ekonomik sorunları aşamadığı için Batının yükselen teknolojik değerlerine de ulaşamamıştır. Bütün gemilerin yelkenli  hale getirilmesi, ancak 17. yüzyıl sonları ile 18. yüzyıl başlarında tamamlanabilmiştir.

26 parçalık Osmanlı Donanması, 1770 yılının Temmuz ayında İzmir’de, Rus Donanmasının baskınına uğramış ve tüm gemileri batmıştır. Bu yenilgi ile birlikte yaşanan olumsuz gelişmeler, Sultan III.Mustafa’yı çağdaş bilgilerle donatılmış deniz subayı yetiştirilmesi konusunda harekete geçirmiş ve bu kapsamda, Baron de Tott isimli Fransız mühendis Donanmayı iyileştirme çalışmalarında görevlendirilmiştir. Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından, 18 Kasım 1773 tarihinde, “Tersane Hendesehanesi” adıyla Tersane’deki küçük bir bölümde bugünkü Deniz Harp Okulu’nun temeli atılmıştır. Bu olay, sadece bir okulun açılması değil, yüzyıllar boyunca Türk Ulusuna devlet adamları ve nitelikli deniz subayları yetiştirecek bir dönemin başlangıcı olmuştur. Okul, 22 Ekim 1784 tarihinden itibaren “Mühendishane-i Bahri Hümayun” adını almıştır.

Yenileştirme çabalarının sürdüğü bu dönemde de, Osmanlı Donanması büyük felaketlerle karşılaşmaktan kurtulamamıştır. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından bir yıl sonra, 20 Ekim 1827 tarihinde Yunan İsyanı sebebiyle Mora’nın Navarin Limanı’nda bulunan Osmanlı-Mısır Donanması, İngiliz-Fransız-Rus ortak filolarının baskınına uğrayarak, 58 gemi ve 6000 denizcisini kaybetmiştir. Navarin Faciası’nda Osmanlı Devleti, yalnız Donanmasını değil, aynı zamanda uzun yıllar içinde yetiştirdiği tecrübeli denizci personelin de hemen hemen tamamını kaybetmiştir.

 

Bahriye Nazırlığı Dönemi (1867-1922)

Sultan Abdülaziz döneminde ağır dış borç yükü ile oluşturulan ve sayıca dönemin güçlü donanmaları arasında gösterilen Osmanlı Donanması, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nde etkin bir rol oynayamadığı ve yenilgiyi önleyemediği gerekçesiyle, Sultan II.Abdülhamit (1876-1909) tarafından otuzüç yıl boyunca Haliç’te atıl tutulmuştur. Donanma gemilerinin Haliç’te uzun yıllar hareketsiz tutulması, Osmanlı İmparatorluğu’nun denizcilik faaliyetlerine büyük bir darbe indirmiştir. Bu karanlık dönemin ilk ve en acı yansıması, 1864 yılında İstanbul Tersanesi’nde inşa edilen ve 13 yıl hiç seyir yapmamış olan Ertuğrul Fırkateyni’nin, iade-i ziyaret maksadı ile gittiği Japonya karasularında, 16 Eylül 1890 günü kayalıklara çarparak batması olmuştur. O dönemde tüm İmparatorluğu derin bir üzüntüye boğan bu olayın sonucunda 533 denizci personel şehit düşmüştür.

Donanmanın geliştirilip güçlendirilmesi için finansal kaynak yaratma çabalarına paralel olarak dünyadaki yenilikleri takip etmek, Osmanlı Donanmasının kuruluşunu çağdaş esaslara dayandırmak, yeni bir eğitim doktrini geliştirmek maksadıyla İngiliz Amiral Gamble’ın başkanlığında bir heyet görevlendirilmiş, I.Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren, İmparatorluğun siyasi tercihleri doğrultusunda bu kez de bir Alman Heyeti, Donanmanın yeniden teşkilatlanma çalışmalarında yer almıştır. Deniz Kuvvetleri, kendi içerisinde bir takım düzenlemeler yaptığı bir dönemde, kendisini Osmanlı-İtalyan (Trablusgarp) Harbi’nin içinde bulmuştur. Bu harpte, Osmanlı Donanmasının başlıca görevi: Çanakkale’de konuşlanarak, Boğaz savunmasını sağlamak ve kısmen de olsa uzak bölgelere asker ve silah nakliyatı yapmak olmuştur. 

Bu dönemde, Ege ve Akdeniz’de, yedi buçuk ay süre ile akın tipi harekat icra ederek, Yunan Donanması ve harp potansiyeline kayıp ve hasar verdiren Rauf ORBAY komutasındaki Hamidiye Kruvazörü, dünya deniz tarihine geçen göz kamaştırıcı başarıları ile Deniz Harp Tarihindeki şanlı yerini almıştır. Her ne kadar bu harekat harbin sonucunu değiştirmemişse de, tüm dünyada büyük hayranlık uyandırmıştır.

Osmanlı Donanması, Birinci Dünya Harbi’nde, Karadeniz ve Çanakkale Boğazı yaklaşma sularında görev yapmıştır. Osmanlı Donanması Karadeniz’de, Doğu Cephesi’ne yapılan personel ve malzeme nakliyatını emniyete almış, Rusya’nın Karadeniz sahillerindeki bazı şehirlerine baskın tipi taarruzlar tertiplemiş ve aynı zamanda İstanbul-Zonguldak arasındaki kömür nakliyatını emniyete almıştır. Yavuz Zırhlısı’nın sürat ve ateş gücü üstünlüğü Rus Donanmasının Karadeniz’deki faaliyetlerini önemli ölçüde baltalamıştır. Karadeniz’de konuşlanan Donanma, Rus Donanmasını İstanbul Boğazı’ndan uzak tutmuş, böylece Çanakkale Cephesi’ndeki birliklerinin Doğu’dan baskı altına alınmasını engellemiştir. Dört yıl süren Birinci Dünya Harbi’nde, zaten zayıf olan Osmanlı Donanması büyük kayıplara uğramış ve savaştan son derece yıpranmış olarak çıkmıştır. Elde kalan gemilerin kontrolü ise, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi hükümleri uyarınca, Osmanlı Donanması Haliç’e çekilerek, gemilerin kontrolü müttefik ülkelerin teşkil ettikleri bir komisyona bırakılmıştır.

Milli mücadele döneminde ise geçmişi parlak zaferlerle dolu olan Türk denizciliğinin acı ve hüzün dolu sayfalarından birisini teşkil etmektedir. Ancak, Milli Mücadele esnasındaki olumsuz koşullar, Türk denizcisinin doğasında var olan vatan ve millet sevgisini yok edememiş, bazı denizciler gizlice Anadolu’ya geçerek kara savaşlarına fiili olarak katılmış, bazıları ise Karadeniz’de ve Marmara’da ülkenin harbe devam azim ve iradesini güçlendirecek lojistik nakliyatı kanları ve canları pahasına idame etmişlerdir. İstanbul’da kalan denizciler, ise Muavenet-i Bahriye Cemiyeti’ni kurarak, Milli Hükümetin deniz gücünü personel ve materyal olarak desteklemiş ve aynı zamanda Milli Kuvvetlere istihbarat desteği sağlamıştır. Türk Denizcileri, İstiklal Harbi’nde belki de harbin kaderini değiştiren stratejik nakliyatı başarıyla tesis ve idame etmenin haklı gururunu taşımakta, o dönemin kahramanlarını saygı ile anmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR:


1- Osmanlı’dan Cumhuriyetin ilk yıllarına Anadolu tersaneleri

https://www.moment-expo.com/tr/dergiler/24/nostalji/osmanlidan-cumhuriyetin-ilk-yillarina-anadolu-tersaneleri

 

2- TERSÂNE-i ÂMİRE

https://islamansiklopedisi.org.tr/tersane-i-amire

 

3- Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Tarihçesi

https://www.dzkk.tsk.tr/pages/denizwiki/konular.php?icerik_id=11&dil=1&wiki=1&catid=4

OSMANLI DEVLETİ VE EĞİTİM


OSMANLI DEVLETİ VE EĞİTİM 
Türkler olağanüstü bir insan bulduklarında değerli bir nesne edinmişçesine coşku duyarlar ve özellikle de savaşa yatkın biriyse onu yetiştirmek için hiçbir emek ve çabadan kaçınmazlar. Türkler, iyi yetiştirilmiş  insandan büyük zevk alırlar. Klasik Dönemde Osmanlı yönetimi, halkı bulunduğu mekânda yaşamaya yönlendirmişti. Kuruluş  Döneminde okuma yazma halk için zorunlu bir ihtiyaç değildi.  İnsanlar kendileri için gerekli bilgileri bulunduğu bölgede yaşayarak öğrenmek durumundaydılar. Bu anlayışla kişiler, kendine yetecek kadar bilgi ve beceri edinecek, okuma yazmayla temel dinî bilgileri öğrenecekti.

 Her insanı kendisine yetecek kadar bilgilendirmek Osmanlı eğitiminin ilk hedefiydi. Okuma yazmayı geliştirmek, düzenli bilgi edinmek ve bunu kullanma hakkı ulemaya verilmişti. Osmanlı eğitim anlayışının bir başka hedefi de topluma öncülük ve rehberlik yapacak, yöneticilik vasıfları bulunan insanlar yetiştirmekti. Bu yüzden devletin eğitim faaliyetleri 18. yüzyıla kadar genel olarak ilmiye, seyfiye ve kalemiye için yetişmiş  eleman kazandırmaya yönelikti. Osmanlı Devletiʹnin eğitim anlayışı ideal insan tipini yetiştirmek temeline dayanmaktadır. Hedeflenen insan itaatkâr, vatanını seven, dindar, sevecen ve vefakâr olmalıdır. Osmanlıda eğitim faaliyetleri, düzenli eğitim kurumları ve sosyal kurumlarda yapılmaktadır.

Osmanlı eğitimi uzun yıllar mektep-medrese ikili sistemi üzerine kurulmuştu. Medreseler bugünkü anlamda- orta, yüksek ve hatta yüksek lisans ve doktora kademelerini kapsayan bir eğitim veriyordu. Bu ikili sistemin dışında hafız yetiştiren Darülhuffazlar, tıp eğitimi yapılan Darüşşifalar ve Osmanlı saray görevlilerini ve dolayısıyla devlet adamlarını yetiştiren Enderun mektebi da vardı. Bu sistem uzun yüzyıllar Osmanlı Devletinin genel ihtiyaçlarını karşıladı.

Batıda 12. yüzyılda başlayan gelişmelerin baskısını Osmanlı Devleti 18. yüzyıl içinde açık olarak hissetmeye başladı. Bu değişikliklere kendi eğitim ve bilgi üretme sistemi ile karşılık vermesi mümkün değildi. Kritik karar verme süreçlerinden sonra, Batı eğitim sistemini önce askeri bilimler ve tıp alanında; devlet organizasyonunu Fransa örneğine göre kurmaya başladıktan sonra da sivil eğitim alanında taklit etmeye başladı. Batı tipi eğitim kurumlarını devlet kendi bütçesinden kurmaya başladı. Klasik mektep-medrese sisteminde ise eğitim kurumları devletin müdahale etmekten çekindiği vakıf sistemi içinde yönetiliyordu. Devlet eskiden de medrese sistemine müdahale etmiyordu, Batı tipi eğitim kurumlarını kurmaya başladıktan sonra da bu klasik eğitim kurumlarına bir yardım yapmadığı gibi, açık müdahalelerden de kaçındı. Dolayısıyla iki sistem bir arada yaşamaya başladı.

Batı tipi eğitim kurumları sadece Osmanlı devlet görevlilerinin kurduklarından ibaret değildi. Yabancı devletler ve Osmanlı uyruğundaki Hıristiyan toplumlar da kendi çıkarları için Batı tipi eğitim kurumları kuruyorlardı. Öyle ki, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı ülkesinde mektep-medrese sistemi, Batı örneğine göre oluşturulan Osmanlı eğitim sistemi, yabancı devletlerin ve azınlıkların okul sistemleri olmak üzere, amaç olarak birbirlerinden oldukça farklı dört sistem hüküm sürüyordu.
Fatih ve Kanuni’den başka, klasik sistemi destekleyecek külliyeler kuran padişahlar çıkmamıştı. II. Abdülhamit başta olmak üzere, son dönem Osmanlı padişahları tercihlerini hep Batı tipi eğitim kurumlarından yana kullanmışlar, devlet yatırımlarını oraya yöneltmişlerdi.
Klasik Osmanlı Eğitim Sistemi:
Sıbyan Mektepleri: Osmanlıların ilköğretim seviyesindeki okullarına genel olarak "sıbyan mektebi" veya "mahalle mektebi" denilmektedir. Sıbyan okullarına “mekteb” veya “küttab”, yoksul çocuklar için açılanlara da “küttab-ı sebil” veya “mekteb-i sebil” de deniyordu. Küttab veya mekteb, “yazı öğretilen yer” anlamına gelir. İhtimal önceleri burada sadece yazı öğretiliyordu. Ancak sonra temel islâmî bilgiler de bu okullarda verilmeye başlanmıştır.

Önceleri bu öğretim için özel olarak yetiştirilmiş öğretmenler olmadığı gibi, “okul” denebilecek binalar da yoktu. İmâm Mâlik de, mescidleri kirletebilecekleri düşüncesi ile, onlara mescidlerde yer vermeyince bu okullar özel evlerde, mescit ve cami kenarlarında vs. yer bulmuşlardır. Bu okulları vakıflar, zengin kişiler ve çoğu zaman da halk yaptırıyordu. Küttab veya Mekteb öğretmenlerine “muallim” deniliyordu. Muallimler genellikle o mahalle veya camiin imamı da olurlar; imamların eşleri de kız öğrencilere öğretmenlik yapabilirdi. Muallimler genellikle fazla itibar görmezlerdi. Küttab öğretmenleri çeşitli zamanlarda ve Kur’ân'ın bitiminde, öğrencilerden ve ana babalarından hediyeler alırlardı.

Çocukların küttaba başlama yaşı, 7 civarında idi. Bitirme ise 13-15 yaşları arasında, buluğ çağında olurdu. Başlama, özellikle Osmanlılarda "amin alayı" denilen, çocukların ve öğretmenlerin katıldığı, ilahiler okuyarak o yerleşim yerinde yürüyüş yapılan bir törenle olurdu. Okul genelde tek bir dershane şeklinde olur ve burada farklı seviye ve yaşlarda çocuklar bulunabilirdi. Dolayısıyla bu tür ortamlarda dayak olayları da fazlaca oluyordu.
Öğretimin esası Kur’ân idi. Öğrenciden üç yılda Kur'ân'ın ezberlemesi istenirdi. Ama bu, çoğu zaman ezber olmaz, Kur’ân'ın hatmi olurdu. Programın içinde yazı da vardı. Yazı, şiir ve atasözleri üzerinde olurdu, Küttablarda, bu derslere ek olarak hikâyeler ve aritmetik de vardı. İbadet şekilleri de öğretiliyordu. On yaşına kadar Kur’ân'ı hatmeden çocuk, daha sonra kelime bilgisi, hitabet, dilbilgisi, edebiyat, tarih gibi ek konular üzerinde üç yıl daha çalışabilirdi.

Medreseler: Medrese, memleketin ihtiyaç duyduğu kültürü veren ve elemanları yetiştiren bir eğitim ve öğretim kuruluşudur. Daha önceki devirlerde olduğu gibi Osmanlı’da da  şahıslar tarafından tesis edilen ve yaşaması için vakıflar kurulan medreselerin hocalarına müderris, yardımcılarına mu’îd, talebelerine dânişmend, talebe ve sûhte denirdi. Osmanlılar medreseyi Selçukluları ve Anadolu Beyliklerini örnek alarak kurdular.

 Medrese sistemi, çok eski zamanlardan beri var olan câmi okullarının bir devamıdır. Bir câmide belli bir hücre derslere ayrılınca veya bir sütun dibinde öğretim halkası oluşturunca, buraya “medrese” denirdi. Daha sonra medrese ve cami binaları da birbirinin fonksiyonlarını görmeye başlamıştır. Bazı binalar her iki isimle de anılıyordu. İslam tarihinde medrese, orta ve yüksek seviyelerdeki eğitim ve öğretim yapan örgün müesseselerin müşterek adıdır.
Osmanlı Devleti'nin dayandığı sistemlerin temel düşüncesini veren, eğitim ve öğretim sisteminin temel kurumu medreselerdirTürk-İslam çevrelerinde çıkıp gelişmelerine karşın zaman içerisinde her tarafa yayılmış ve ilköğretim üzeri değişik eğitim kademelerini temsil etmiştir. Medreselerde, nakli ve akli bilimler öğretilmekteydi. Nakli bilimlerde İslam dinine ait ilişkin konular ele alınmaktaydı. TefsirFıkıh ve Kelam nakli bilimlerdendir. Akli bilimler ise bir yönüyle Allah'ın varlığını kanıtlayan, diğer yönüyle ise Dünya'nın düzen ve varlığını akıl yoluyla açıklayan bilimlerdi. İlk medrese 1331 yılında Orhan Bey döneminde İznik'te açılmıştır. Atanılan ilk müderris ise Davud el-Kayserî'dir. En yüksek seviyeli dönemlerine Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman zamanlarında ulaşmıştır.

Medreselerin bozulmasında ise şunlar etkili olmuştur: Mülâzemet yani müderrisliğe atanma yöntemibozuldu. Örneğin, bazı ulemâ çocuklarına pek küçükken müderris unvanı verildi “beşik ulemâsı”. Öğretim ve yöntemleri bozuldu ve taşlaşmaya başladı.  Öğrencilerin ve müderrislerin disiplini ve ciddiyeti bozuldu.

Osmanlı medreselerinde okunan ve okutulan dersler, uygulanan ders programları, esas îtibâriyle XIX. yüzyılın sonlarına kadar mühim bir değişikliğe uğramadı. Böylece statik, kalıpçı ve nakilci bir eğitim-öğretim yapısı iyice yerleşmiş oldu. Fakat, bu yapı, zaman içerisinde eğitimde donuklaşmayı ve hattâ umursamazlığı berâberinde getirecekti. 16. yüzyılın ikinci yarısından îtibâren görülmeğe başlayan medreselerle ilgili muhtelif ıslâhat fermanlarında, umûmiyetle medrese düzeninin bozulmuş olduğundan, okunması gereken derslerin (kitapların) tam olarak okutulmadığından, ilmiye mansıplarının iltimas ve suiistimallerle ele geçirildiğinden, aklî ilimlerin bir kenara itilip yerlerine naklî ilimlerin ikāme olunduğundan, fakat bunların da sathî bir sûrette öğretildiğinden, bu sebeple medrese mezunlarının kifâyetsiz ve câhil yetiştirildiklerinden, yüklendikleri sorumlulukları yerine getiremediklerinden, bunun da devlet çarkını işlemez duruma soktuğundan bahsedilmesinin bir sebebi de bu yapı olmalıdır.

İlk yüksek düzeyde medrese Fatih zamanında açılan Sahn-ı Semanmedresesidir. Fatih’in açtığı Sahn-ı Seman ile Kanuni’nin açtığı Süleymaniye Medreseleri dönemin çok yönlü eğitim veren üniversiteleri konumundaydı.
Sahnı Seman medreseleri, kanuni’ye kadar tefsir, hadis, kelam, fıkıh, Arap dili ve Edebiyatını okutan birer ilahiyat fakültesi veya İslam akademisi seviyesindeydi.
    Orta düzeydeki medrese öğrencilerine “softa”, yükseköğretim düzeyindeki öğrencilere de “danişmend” denirdi.  Medreselerdeki müderrislerin yardımcılarına “muid” denirdi.

Osmanlı Medreseleri kuruluş döneminden Tanzimat’a kadar ülkenin bilim ve adalet hayatına önemli ölçüde yönetime hâkim olmuştur. Medreselerde önceleri matematik, felsefe (hikmet), astronomi gibi müspet bilimler de okutulmaktayken zamanla bu müspet bilimler çıkarılmıştır.

Enderun Mektebi: Enderun Mektebi, esas olarak Hıristiyan tebaadan alınan yetenekli çocukları iyi ve güvenilir devlet adamı ve asker yapma amacını güdüyordu.  İlk teşkilâtı II. Murat’a kadar çıkar, fakat düzenlenme ve geliştirilmesi Fatih ile başlar. Çalışmasını 1909’a kadar sürdüren Enderun Mektebi, Türk eğitim tarihinde çok önemli bir yer tutar ve dünya eğitim tarihinde de Türklerin bir katkısı olarak belirtilir. Padişah, devlet gücünü yalnızca kendisine mutlak  şekilde bağlı, sadık, minnet duygularıyla dolu, aynı zamanda çok iyi yetişmiş  ve yetenekli kişilere teslim edebilirdi.  İşte Enderun bu amacı gerçekleştiren, yöneticilerin bir kısmını yetiştiren bir okul idi. Yoksa bu mektep, Hıristiyan halkı  İslâmlaştırma amacı gütmüyordu. Öğrencilerin sağlandığı devşirme usulü aşağıda görülecek bazı sınırlılıklarla dar tutulduğu için, bunun Hıristiyanların  İslâmlaşması ve Türkleşmesindeki etkisi pek az olmuştur. Enderun mektebi pek çok sadrazam, vezir, ordu komutanı, vali, hatta  şeyhülislâm yetiştirmiştir.

Enderun Mektebinde eğitim üç şekilde yapılırdı:
 Hizmet yoluyla: Sarayda yedi oda içinde çeşitli hizmetler yoluyla yapılan eğitim öğretimdir. Bu odalar  şunlardır: Küçük, Büyük, Doğancılar, Seferli, Kiler, Hazine, Has oda.
 Kuramsal alanda: Enderun’da, yüksek medreseler düzeyinde kitabî bir eğitim öğretim de yapılırdı. Ayrıca, medreselerde bulunmayan Türkçe, Farsça, Edebiyat, Tarih, Matematik de okutulurdu.
Beden ve sanat eğitimi: İç oğlanlarına, yeteneklerine göre ok ve cirit atma, ata binme, güreş gibi sporlar yaptırılır, musikî, şiir, hat, minyatür, resim, cilt gibi sanatlar öğretilirdi.

Batı Tipli Askeri Eğitim Kurumları

Humbarahane: I. Mahmut döneminde Rusya ve Avusturyalılarla Osmanlıların ilişkilerinin çok gergin olduğu bir dönemde, Bosna'da olan Kont de Bonnuval çağrıldı. Kont de Bonnuval, İstanbul’da humbaracı sınıfının komutanlığına getirildi. Kont de Bonnuval, din değiştirerek "Ahmet Paşa” adını almıştı. Humbaracı Ahmet Paşa’nın çalışmaları biraz ilerleyince, 1734 yılında Üsküdar Toptaşı’nda "Humbarahane ve Hendesehane” adlı bir askerî okul açıldı. Haseki ve Bostancılardan zeki kişileri buraya öğrenci yazıldılar, ancak yeniçeriler bunu haber alıp kuşkulandıklarından 1736’da okul tatil edildi. 1759’da Sadrazam Ragıp Paşa tarafından eski öğrenciler ve onların çocuklarının yeniden toplanmasıyla tekrar açılan okul, III. Selim zamanına kadar sönük bir biçimde devam etti. III. Selim 1790 yılında İsveç ve Fransa’dan uzman ve subaylar getirerek bu Okulu genişletti. 1795’te Okul lağvedilerek, öğrencileri Mühendishane’ye aktarıldı.
Tophane: Osmanlı Ordusunun ilk dönemlerinde topçuluk gayet iyi durumdaydı. Bu dönemde top döküm tekniği, zamanına göre çok yüksek bir düzeydeydi. Ancak Avrupa ordularındaki gelişmeler karşısında Osmanlı topçuluğu, kale yıkma topçuluğu idi. Oysa Avrupa orduları sahra topçuluğu ve küçük çaplı sür’at topçuluğunu geliştirmişti.

Mühendishane-i Bahri-i Hümayun: Osmanlı donanmasının XVIII. yüzyılda seri yenilgiler alması üzerine ve özellikle Çeşme’de Osmanlı donanmasının Rus donanması tarafından yakılması üzerine, Cezayirli Hasan Paşa'nın önerisi üzerine, Tersane-i Amire'de bir askerî okul açıldı. Okulun açılmasında Baron de Tott'un tavsiyelerinin de önemli payı olmuştur. Deniz okulu III. Selim ve II. Mahmut döneminde dalgalı ve karışık gelişimine devam etti. 1838 yılından itibaren okulda mecburî yabancı dil Fransızca yerine İngilizce oldu. Okulda, İngilizler öğretmenlik yapamaya başladılar. Güverte, makine ve inşaiye zabitleri yetiştiren Deniz Harp Okulu (Bahriye Mektebi) 1910 yılında İngiliz Deniz Okulu sistemine göre yeni bir düzenlemeye sokuldu

Mühendishane-i Berri-i Hümayun: Okul, Fransız askerî okullarının programını esas olarak kabul etti. Tüm askerî öğrencilere kara ve denizle ilgili geometri, hesap ve coğrafya alanlarında gerekli savaş bilgi ve eğitimi vermek isteniyordu. Mühendishane-i Berrî, genellikle topçu subayları yetiştirirdi. Daha sonra Kara ordusunun kurmayları da bu okuldan çıkmıştı. 1834 yılında Harbiye Mektebi açıldıktan sonra, Mühendishane-i Berrî, topçu ve istihkamat okulu haline geldi.

Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye: Türkiye’de Batı örneğine göre bir Tıbbiye kurma girişimi 1826 yılanda hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin girişimleri ile başladı. Yeni kurulan ordunun hasta ve yaralı erlerine bakılmak için açılan Okulun orijinal adı, “Tıbhane-i Amire ve Cerrahane-i Mamure" idi. İlk kuruluşunda tamamen Doğu gelenekleri egemen olan Okulda, 1831’den itibaren Topkapı Sarayı içinde Sade de Calère’in yönetiminden Fransızca öğretim yapılmaya başlandı. Daha sonra 1838 de Viyana’dan Doktor Bernard getirildi, Galatasaray binasına taşınarak önemli ıslahat yapıldı. 1845’ten itibaren Tıbbiye’ye bir de lise sınıfları açıldı
Tıbbiye Mektebi de 1909 yılında sivil tıbbiye ile birleştirildi. Üniversite’nin Tıp Fakültesi içinde askerî öğrenci olarak okumaya başladılar.

Mekteb-i Harbiye: 1834 yılında Maçka Kışlasında bir “Mekteb-i Harbiye” kuruldu. Okula ilk alınan öğrenciler okuma-yazma bilmez ama yetenekli erler idi. Bunlar çeşitli aşamalardan geçirilerek subay yetiştirilirdi. Esasen, o zaman var olan diğer askerî okullar da aynı yolu izliyorlardı. Harbiye’deki ilk önemli ıslahat 1837’de Mehmet Ali Paşa’nın yanından gelen bir subay tarafından yapıldı. Bu ıslahatla, kuruluş biraz okul biçimine girdi. 1834’te ilkokul düzeyinde bir eğitim ile işe başlayan Okul, 14 yıl sonra ilk subaylarını çıkardı. 1848 yılında bir yıl öğretim süreli Erkânı Harbiye Mektebi açıldı. Daha sonra askerî okulların rüşdiye kısımları da açıldı . Harbiye’deki esas yenilikler 1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra olmuştur. O zamana kadar Fransa Harp Okulu örneğine göre öğretim yapan okul, Alman subayı Von der Goltz tarafından Alman sistemine göre kurulmuştur.

KLASİK OSMANLI EĞİTİM ANLAYIŞININ BATILILAŞMASI
Osmanlı Devleti, Ortaçağın sonu ile Yeniçağın başlarında yönetimi, ordusu ve sosyal kurumlarının üstünlüğü ile Avrupa’nın ortalarına kadar girmişti. Ancak bu ilerleme 18. yüzyılda Rönesans, Reform ve coğrafi keşif hareketleriyle bir duraklama dönemine girmiştir. Bu dönemden sonra Osmanlılarda hemen hemen her alanda gerileme başlamıştır. Gerilemeler askeri, ekonomik, siyasi, toplumsal ve eğitimsel alanda belirgin olarak ortaya çıkmıştır. 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Avrupa devletlerinin üstünlüğünü yalnız askeri sahada gören ve mesafeyi kapatmak için askeri müesseseleri Batı bilim eğitim tekniklerine göre ıslah etmeyi yeterli bulan Osmanlı devlet adamları; II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde, Batının her alanda üstünlüğünü kabul ederek devletin bütün müesseselerinde ıslahat yapmak ihtiyacını hissetmişlerdir. Ama ıslahat ve yeniliklerin önce hangi alanda yapılacağı hakkında hiçbir plan ve program düşüncesine sahip olmamışlardır.

 Osmanlı Devletinde, Batılılaşma ve yenilik hareketleri genel anlamda en fazla askeri, siyasi, idarî ve biraz da sosyal alanlarda, yani padişah ve sadrazamın doğrudan etkisi bulunan kurumlarda başlamış ve devam etmiştir. Çünkü, müesseselerde yapılan yenilikler gerek muhafazakarların gerekse yenilikçilerin dikkatini çekmemiştir. Abdülaziz’in tahtan indirilmesinden sonra tahta çıkartılan II.Abdülhamit, 23 Aralık 1876 tarihinde ilk Osmanlı Anayasasını (Kanûn-u Esasisi) ilân etti. Böylece Osmanlı İmparatorluğu, anayasalı bir monarşi oldu. Artık devlet anayasal esaslara göre yönetilecekti. Kanun-u Esasi ile herkes eğitim öğretim işini özgürce ve parasız yapabilecekti. Osmanlı içinde çeşitli inanışlara ve eğitim öğretim faaliyetlerine dokunulmayacak ve son olarak da Osmanlı bireylerinin tümü için öğrenimin ilk kademesi olan ilköğretim zorunlu olacak, ayrıntıları ayrı bir düzenleme ile belirlenecektir şeklinde üç temel eğitim maddesi vurgulanmıştır.

İlköğretim: İlköğretimin zorunluluğu hususunda XIX. yüzyıl ortalarından beri bazı çalışmalar ve girişimler vardı, ancak ilköğretim paralı olmakta devam ediyordu. II. Meşrutiyet döneminde politik zorlamalar dolayısıyla da devletin ilköğretim politikası etkinleşmeye başladı. Malî yardımlar, öğretmen meselesi, okul yapımlarına ve öğretim araç ve gereçlerine katılmalar şeklinde Devlet ülkedeki ilköğretimi kontrol altına almaya çalıştı. Genel bir ilköğretim yasası çıkarma çalışmalarına girişildi. İlköğretim müfettişleri getirildi. İlköğretimin zorunlu ve parasız olma ilkeleri herkesçe kabul edilmeye başlanıldı. i Türk topraklarında yankılanan hattâ esas gelişimini, mücâdelesini orada sürdüren ilköğretimdeki bu usul-ü cedîd, o zaman bize göre yeni, ama Avrupa’nın çoktan terk ettiği bir eski metot idi. Bu hareketin ana esasları şunlar idi: ·
·         İlkokul medreseden ayrılacaktı.
·         İlkokulların kendine özgü öğretmenleri olacak, mahalle imamı ve karısının öğretiminden kurtarılacaktır.
·         Öğretmen sadece “hediye” değil “aylık” (maaş) alacaktı. · Okuma-yazma öğretiminde "heceleme" usulü terk edilecek ve "usul-ü saftiye" veya "meddiye" denilen yeni usul okuma getirilecekti. Bu usul, her harfi ayrı ayrı değerlendirerek harf üzerinden okuma öğretmek demekti.
·         Eskiden yalnız okuma öğretimine önem veriliyor, yazma hünerine pek önem verilmiyordu. Özellikle kızlara okuma yazma öğretilmiyordu. Yeni usul, yazıya ve kızlara da yazı öğretilmesine önem verilmesini istiyordu. Ayrıca kız çocukları için ayrı ilkokullar açılması isteniyordu.
·         Öğretim bu programa göre yapılacak ve her yaşa göre ders kitapları yazılacaktı. Bu konu da, eski ve yeni usul taraftarları arasında çok sert tartışmalara neden oldu

II. Meşrutiyet döneminde politik zorlamalar dolayısıyla da devletin ilköğretim politikası etkinleşmeye başladı. Malî yardımlar, öğretmen meselesi, okul yapımlarına ve öğretim araç ve gereçlerine katılmalar şeklinde Devlet ülkedeki ilköğretimi kontrol altına almaya çalıştı. Genel bir ilköğretim yasası çıkarma çalışmalarına girişildi. İlköğretim müfettişleri getirildi. İlköğretimin zorunlu ve parasız olma ilkeleri herkesçe kabul edilmeye başlanıldı.


Ortaöğretim

Rüşdiye:  Türk eğitim tarihinde önce ortaöğretim kademesinde ortaya çıkmış, lise ve ortaokul fonksiyonlarını gördükten sonra, öğretim seviyesi düşerek ilköğretim kademesine geçmiştir. Bir süre de “yüksek ilkokul" denilebilecek bir düzeyde kaldıktan sonra, 1913 yılında ilkokulların içinde erimiştir. Ülkede çok uzun zamandan beri açılmış bulunan askerî okullar, kendisine iki şekilde öğrenci hazırladığından başarılı bir çalışma yapamıyorlardı. 1838 yılında Mühendishane, Harbiye, Tıbbiye gibi askerî okullara öğrenci hazırlamak için sıbyan okullarının üstünde bir ara öğretim kademesi kurulmak istenmiştir. Çocuklar "rüşt çağı" olan 14-15 yaşına kadar bu okullarında kalacaklar, ondan sonra yüksek askerî okullara ve memuriyetlere girebileceklerdi. Gene tasarıya göre bu okullarındaki öğrenciler sıralara oturacaklar, evkafdan aylık alacaklardı. Hattâ bunun için 1838’de “Mekâtib-i Rüşdiye Nezareti" adlı bir de idarî birim kurulamamıştır.

Kız rüşdiyeleri ilk defa 1859 yılında açılmış, 1869 yılında ülke çapında açılması kararlaştırılmıştır. Ayrıca 1870 yılında da kız rüştiyelerine öğretmen yetiştirmek amacıyla ilk kız öğretmen okulu olan "Dârülmualimat" açılmıştır. Rüştiye okulları II. Abdülhamit döneminde yalnız yerel hükümet dairelerine kâtip yetiştirmek amacına yönelmiş; ders programlarının esasını da yazı öğretimi teşkil etmişti. II. Meşrutiyet dönemi ise, rüşdiyelerin yıkılış dönemi olmuştur.

İdadiler: “İdadi” adlı ilk okullar, yüksek askerî okullara öğrenci hazırlayan önsınıflar olarak, ilk defa 1845 yılında ordu merkezleriyle Bosna'da açıldı. “İdadi” adı gerçek hüviyetini 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde buldu. Bu Yönetmeliğe göre, müslüman olan ve olmayan Osmanlı vatandaşlarını birbirlerine kaynaştırmak ve ortak bir kültür içinde yetiştirmek düşüncesiyle Sancak merkezlerinde rüşdiye çıkışlı öğrencileri Sultanilere hazırlamak için üç yıllık idadiler kurulacaktı. 1881 yılından itibaren il merkezlerinden yedi yıllık, ilçe merkezlerinde de beş yıllık idadiler açılmaya başlanılmıştır. Böylece 19. yüzyıl sonlarında ülke, ortaöğretim bakımından oldukça sıkı örgülü bir örgün yapıya sahip olmuştur
 Beş yıllık idadilerin amacı, üniversite ve yüksek okullara öğrenci hazırlamak değildi. Bunlar, bulundukları yörenin işlerini idare edecek, imarını sağlayacak adamlar yetiştirmeye yönelmişlerdi. Rüşdiyelerin ortadan kaldırılması ile beş yıllık idadiler ortaöğretimin ilk basamağını oluşturdular ve Cumhuriyet döneminde "Ortaokul"a dönüştüler. Yüksek okullara öğrenci hazırlayan ortaöğretim kurumları olarak tüm ülkeye yayılmış olan yedi yıllık idadiler de 1910-1913 arasında önce “sultani”ye, daha sonda da “lise”ye çevrilerek tarihe karıştılar


Sultaniler: XIX. yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı Devletinin ilk öğretim ile yüksek öğretim arasında bir eğitim kademesi kurma çalışmaları ile doludur. Eğitim Bakanlığı ile bir yandan ilk ve yüksek öğretim kademeleri arasında bir köprü kurmaya çalışırken; müslüman ve Hıristiyan bütün Osmanlı yurttaşlarına ortaöğretim düzeyinde ortak bir kültür ve eğitim vermek istiyordu. Bu amaçla öğretim dili Fransızca olan bir ortaöğretim kurumu 1868 yılında açıldı ve "Sultani” diye adlandırıldı. Açılan bu sultani okulu, ilk ve ortaöğretim kademelerini içeriyordu. Galatasaray Sultanisin bir ortaöğrenim kurumu olmasına rağmen hem dil hem de program ve öğretim sistemi bakımından diğer ortaöğretim kurumlarından ayrı ve üstün idi. Galatasaray lisesinin açılışından bir yıl sonra yayınlanan “Maarif-i Umumiye Nizamnamesi”nde de vilayet merkezlerinde "Mekteb-i sultani” adlı altı yıllık eğitim kurumlarının açılması öngörülüyordu. Ancak Girit'in dışında II. Meşrutiyet dönemine kadar hiçbir sultani açılmadı.

Öğretmen Okulları: Türkiye’de öğretmen yetiştirme sorununun okullar aracılığıyla çözümlenmeye çalışılması 19. Yüzyıl ortalarında olmuştur. Batı örneğine göre kurulan ve kurulması planlanan okullar, öğretmen yetiştirmenin öyle bir çerçeve içinde ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Türkiye’deki ilk öğretmen okulu kuruluşu, 16 Mart 1848'de kurulan "Dârülmualimin-i Rüşdi"dir. O zaman yeni yeni kurulmaya başlayan "Rüşdiye" adlı orta okullara öğretmen yetiştirmek amacını güdüyordu. 1870 yılında açılan Dârülmuallimat, üç yıl öğretim süreli hem sıbyan okullarına, hem de kız rüşdiyelerine öğretmen yetiştiren bir kurum olarak devam etti. Ülkemizde Batı zihniyetine göre ilköğretim sorunu ortaöğretimden sonra ele alındığı için, bu alandaki öğretmen okulu da -Dârülmuallimin-i Rüşdî’den yirmi yıl sonra -1868 yılında “Dârülmuallimin-i Sıbyan” adı ile kurulmuştu.

Yüksek Öğretmen Okullarının amacı ise  lise ve dengi okullara öğretmen yetiştirmektir. Bunun için de üniversite düzeyinde bir eğitim vermiştir. Ülkemizde yüksek öğretmen okulu sayılabilecek ilk tasarı, 1869 Yönetmeliğinin Büyük Dârülmuallimin tasarısı idi. Bu okul 1877'de açıldı. 1880'de kapandı. Esas "Dârülmuallimin-i Aliye” ise 1891'de kuruldu. Öğretim süresi 2 yıl olan bu okulda rüşdiye üstündeki okulların öğretmenini yetiştiriyordu. II. Meşrutiyetten sonra bazı derslerini üniversite ile beraber yapan bu Okul, daha sonra lağvedilerek Sâtı Bey yönetimindeki İstanbul Dârülmuallimini’ne bir kısm-ı âli eklendi ve daha sonra da "Dârülmuallimini Aliye” adını aldı. Öğretimi kâh Üniversite ile beraber kâh ondan bağımsız olarak Cumhuriyet dönemine kadar sürdü.

Mesleki Eğitim:     Osmanlı Devletinde mesleki eğitimin en yaygın şekilde verildiği yer önceleri ahilik teşkilatıyken sonradan  lonca  teşkilatlarıydı. Bu dönemde ahilik teşkilatının yerini loncalar almıştır.  Esnaf teşkilatı olan loncalar aynı zamanda birer eğitim yeri olup, çeşitli dönemlerde birer sanat okulu olarak görev yaptılar.
 Ahi teşkilatı mensuplarına mesleki, dini ve ahlaki eğitim vermekteydi.  Esnaf olmak isteyenler küçük yaşta çırak (şakird) olarak işe başlardı. Gerekli eğitimi alançıraklar sınavla kalfalığa, en az üç yıllık kalfalıktan sonra yine sınavla ustalığa hak kazanırlardı.  Ancak usta unvanı alanlar yeni bir iş açabilirlerdi.

 Enderun denilen saray mektebinde yüksek düzeyde devlet memuru yetiştirilirdi. Okula devşirme usulü ile toplanan Hıristiyan çocukları ve Müslüman ailelerin çocukları alınırdı. Bu saray okulu ilk olarak II. Murat zamanında Edirne Sarayında açıldı. Bu okul İstanbul’un fethinden sonra Topkapı Sarayı’nda faaliyetlerine devam etti. 1833’te yeni düzenlemeler yapılan okul 1909’da kapatılmıştır.


Yaygın Eğitim:        Osmanlı Devletinde halk eğitiminin yapıldığı yerler; cami, mescit, cem evleri, yaren sohbetleri, sıra geceleri, sahaf,  tekke ve zaviyeler, ulema evleri, kahvehaneler, Türk Ocaklarıdır.
 Osmanlı toplumu ulaşım ve haberleşme imkânlarının sınırlı olması nedeniyle Tanzimat Dönemine kadar dışa kapalıydı.  Toplumu oluşturan kişilerin çoğu doğdukları ve yaşadıkları bölgeden dışa çıkmadığından bigi ve becerilerini de çevrelerinden edinirlerdi.


Sonuç olarak: Osmanlı devletin yıkılmasından sonraki dönemlerde gerek Tanzimat öncesi, Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet ve gerekse Cumhuriyet döneminde sadece siyasi, askeri ve iktisadi alanda başlayıp kalmamış, ülkenin her alanında (kültür, eğitim) etkisini kısa sürede göstermiştir. Böylece, yeniliklerin sadece askeri ,siyasi ve iktisadi alanda kalacağı ilkesi zamanla kaybolmuştur. Sonuç olarak da bu yeniliklerin müfredat programlarında kendisini göstermesi kaçınılmaz olmuştur. Bu nedenle günümüzde eğitim sistemimizde ve müfredat programlarımızda hakim olan güç kendi milli modelimiz olmak yerine, mevcut siyasi iradenin tesiri altındadır. Cumhuriyet tarihinde de Milli Eğitim Bakanlarının eğitim öğretim alanında ihtisas sahibi bir bakanın olmayışı da doğrudan müfredat programlarını etkilemektedir. Her kabinede Eğitim Bakanı olan kendi siyasi ideolojisini eğitim öğretim programlarına yansıtmış ve müfredat programlarını kendi görüşüne göre değiştirmiştir. Osmanlı devletinin yıkılmasıyla başlayan bu hastalık, hala gücünü devam ettirmektedir. Eğitim ihtisası olan bakanlar zamanındaki eğitim öğretim kalitesinin yükselmesini diğer alanlarda ihtisas yapmış bakanların eğitim bakanlığı dönemini mukayese etmek fikrimizi destekleyecek kanaatindeyiz. Bu sebeple her dönemde eğitimin temel yapı taşları olan müfredat programları ve ders muhtevaları siyasi ve idari esaretten kurtulmalıdır. Eğitimin ve müfredat programlarının toplumun bireylerini,toplumun ihtiyaçlarını, tarihi konumunu, çağın gereklerini de etkilediği unutulmamalıdır.



 HAZIRLAYAN: MURAT UYSAL








KAYNAKLAR:


·         MEDRESEDEN MEKTEBE OSMANLI EĞİTİM SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞME Prof.Dr. Mustafa Ergün Afyon Kocatepe Üniversitesi

·         TÜRK EĞİTİM TARİHİ DERS NOTLARI,Prof.Dr. Zeki Tekin, Karabük Üniversitesi
·         OSMANLILARDA MEDRESE EĞİTİMİ,Prof.Dr.Fahri UNAN,Hacettepe Üniversitesi
·         OSMANLI EĞİTİM SİSTEMİNDE BATILILAŞMA. Doç.Dr.Süleyman Karataş,Akdeniz Üniversitesi

24 Nisan 2020 Cuma

Çanakkale Cephesi



1. Dünya Savaşı  
Savunma Cepheleri
Çanakkale Cephesi 
1914-1916
Çanakkale Cephesi 3 Kasım 1914’de İngiliz ve Fransız donanmalarının bombardımanları ile başlamıştır. Cephede Deniz ve Kara savaşları yapılmıştır. 18 Marta kadar Deniz savaşı sürmüş fakat itilaf devletlerinin başarısız girişimleri ile kalmıştır. Kara savaşları ise 1915 Yılı aralık ayına kadar sürmüş Çanakkale’yi geçemeyen İtilaf kuvvetleri 9 Ocak 1916’da Çanakkale Boğazından çekilmişlerdir.  Hem kara hem deniz savaşının yapıldığı cephede iki taraf içinde büyük kayıplar verilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında yer almasından sonra itilaf devletleri gözünü İstanbul’a dikmiştir. İstanbul’u ele geçirip Almanya’nın doğusunda güç kazanmak. Boğazı aşarak Rusya’nın silah ve mühimmat ihtiyacını karşılayarak Almanya’nın doğusunda etkili olmasını sağlamak aynı şekilde Rusya’ya karşı İstanbul Boğazında söz sahibi olmak.

Belirsiz şekilde bulunan balkan  devletlerini kendi tarafına çekerek bölgede Almanya’ya karşı güç oluşturmak gibi hedefleri olan İngilizler ve Fransızlar için kaçınılmaz bir cephe olmuştur. Çanakkalede çok büyük kayıplar vermişler ayrıca donanmaları büyük hasar almış ve iç karışıklıklara yol açmıştır
57. Alay Şehitliği


Çanakkale Cephesi İttifak Devletlerinin zaferi ile Sonuçlanmış, burada ulaşılmak İstenen hedeflereUlaşılamamış bunun bir sonucu olarak Rusya savaşı kaldıramamış ve  savaştan çekilmiştir. Osmanlı açısından Çanakkale cephesi ise Osmanlı Devletinin yıkılışını geciktirmiş ayrıca Milli bir seferberlik duygusunu oluşturmuştur ki bitik haldeki Osmanlı Devletinin İtilaf devletlerine karşı kazanmış olduğu zafer ile «Çanakkale Geçilmez» diyerek Çanakkale Ruhunu oluşturmuş bu ruh ise  Kurtuluş Savaşının en önemli kaynağı olmuştur. Burada kazanılan zafer En önemli yapı taşını oluşturmuştur. Osmanlının bu savaşta kaybettiği (esir-yaralı-şehit) asker sayısı ise ikiyüz binden fazladır. Özellikle nitelikli askerlerini bu cephede kaybetmesi Osmanlı’nın diğer cephelerde kaybetmesi üzerinde de etkili olmuştur.
1914 İttifaklar Haritası

Çanakkale Cephesinin Sebepleri•
1- İtilaf Devletlerinin Çanakkale boğazını geçerek İstanbul’a ulaşmak istemesi
2- Boğazlardan geçerek Rusya’ya yardım gönderilmek istenmesi•
3- İstanbul’u ele geçirip Teşkilat-ı Mahsusa’nın bastırılmak istenmesi
4- Almanya’nın doğusunda güç oluşturmak istemeleri
•5- Kafkas Bölgesinde Rusya’yı hafifletmek
Çanakkale Deniz Savaşları
Çanakkale Cephesi Deniz Harekatı

•İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı Devletini saf dışı bırakmak istemesi aynı zamanda Boğazlar üzerinden Rusya’ya yardım ulaştırmak istemesi bu suların iki taraf içinde çok önemli olduğunu gösterir.•İngiltere ve Fransa’nın Dönemin en güçlü donanmalarına sahip olmasından dolayı bu cepheyi kolayca kazanıp savaşı daha hızlı bitirmek isteklerinden dolayıtüm çabalarına rağmen Çanakkale’yi geçememeleri üzerine beklenmedik bir mağlubiyet almışlardır. Ayrıca «YenilmezArmada» olarak bilinen donanmaları ağır hasarlar almıştır.
•Osmanlı ise itilaf devletlerinin bu hazırlıklarına donanması olmadığı için boğazı geçirmemek karşı önlemler almaya çalışmış boğaza mayınlar yerleştirmiş, gelibolu yarımadası ve çanakkale kıyılarına ise Batarya desteği ile Tabyalar yapmıştır.  Bu tabya ve mayınlar deniz savaşının kazanılmasında çok büyük etkiye sahip olmuştur.
Anadolu Hamidiye Tabyası

•Çanakkale Cephesinde yapılan ilk ateş 3 Kasım 1914 Tarihinde İngiliz ve Fransız Donanmalarından yapılmıştır. Bu bombardıman 18 Mart’a kadar devam etmiştir. 18 Marta Kadar olan süreçte ise İngilizler İstanbul’a ulaşmanın planlarını yapmaktalar ve en iyi yolun kara çıkarması mı yoksa donanma ile tahrip edilerek geçilmesi olduğunu belirlemeye çalışmaktadırlar.
•Bu zaman diliminde Rusya’dan bu operasyon için destek istenmiş ama Rusya kendi aleyhine sonuçlanabileceğinden dolayı çekimser bir yol izleyerek istenen desteği sağlamamıştır.  Yapılan toplantılar sonucu operasyonu İngiltere ve Fransa birlikte yürütecektir. 19 Şubat’a kadar Türk Tabyalarını ağır ateş altına tutarken bir yandanda türk mayın gemileri tarafından döşenen mayınlar ingiliz gemileri tarafından temizlenmektedir.
•Uzun süren tartışmalar sonucu İngiliz Deniz Bakanı Churchill’in baskısıyla  19 Şubat İngiliz ve Fransız Donanmalarının yanında destek olarak gönderilen savaş gemileri ile birlikte boğaza hücum edildi ama Türk Tabyalarının sert atışları sonucunda verilen hasar ile hücum püskürtülmüştür. Bu hücum sonrasında bölgede etkili olan fırtınadan dolayı tekrar bir harekat olmamıştır.
•Deniz harekatının başarısız olacağından  tedirgin olan İtilaf Devletleri Olası bir kara çıkartması için hazırlıklarını başlattılar.  Son deniz hücumu olan 18 Mart gününe kadar İtilaf donanması Türk Karalarını tahrip etmeye devam ettirdi.İngilizler ise  Marmaraya bir an önce ulaşmak için  deniz ve kara kuvvetlerini güçlendirmeye başladı.  16  Mart İngiliz Harekat Komutanı’nın istifası üzerine yerine görevlendirilen Amiral John Michael de Robeck Harekatın 18 Mart günü yapılacağını bildirdi ve 17 Mart tüm komuta biriminin yer aldığı toplantıda harekata son şekli verildi. Ayrıca Amiral Robeck bu toplantıda  «Planlarıma göre Yarın akşam marmarada olacağız»  söyleminde bulunmuştur.
17 Mart İngiliz Mayın Tarama filosunun verdiği rapora göre boğazın mayınlardan arındırılmış olduğunu bildirmiştir. Savaşın kaderini değiştiren nokta ise bu rapordan biraz sonra türk uçağının keşfi sonucu mayınların temizlenmiş olduğunu bildirildi ve Harekat öncesi gecesine Nusrat adlı mayın gemisi ile son 50 civarı mayın boğaza daha önceki gibi dik değil paralel olarak yerleştirilmiş ve bu sayede İtilaf donanması bu mayınları tespit edememiştir.
Nusrat Mayın Gemisi


•18 Mart Sabahı ise harekat başlamış İtilaf Donaması tüm birimleri ile boğaza hucüm etmekte ve Tabyaları ağır ateş altında tutmaktadır. Dönemin en güçlü savaş gemileri boğazın önüne kadar gelmiş marmaraya  doğru hücum halindeyken Türk Tabyaları ise donanmanın menzillerine girmesi ile atışlara başlamıştır. İtilaf Donanmasının ağır ateşi altında kalan tabyalar tahrip olmuş bazı itilaf donanması gemileri ise ağır hasar almışlardır. Yoğun ateş sonucu tahrip olan tüm tabyalar dışında  Rumeli Mecidiye Tabyasında sadece Seyit Onbaşı ve Niğdeli Ali kalmıştır. Bir şeyler yapmazsa durumun daha kötüye gideceğini anlayan Seyit Onbaşı 250 Kiloluk top mermisini sırtlayıp ateşlemiştir. Bir kaç atış denemiş ama başarısız olmuş son atışında Ocean Zırhlısını dümeninden vurulmuş ve gemi kontrolden çıkmıştır. Bunun üzerine diğer gemiler ise herhangi bir çarpışmayı önlemek için  kıyılara yanaşmış bu esnada ise boğaza paralel yerleştirilmiş mayınlara çarpmışlardır. Bu esnada itilaf donanmasının  harekat komutası şaşkınlık içerisinde geri çekilmiş ve İtilaf donanmasıda ağır hasar alıp boğazdan uzaklaşmışlardır.
•18 Mart Deniz Harekatı Osmanlı’nın Çanakkale Deniz Zaferi ile sonuçlanmıştır.  23 Mart’a kadar İngiliz ve Fransız donanmaları toplantılar yapmış son olarak Amiral  Robeck, Müttefik Devletler Amiralliği’ne bir yazı göndermiş ve özellikle 18 Mart’taki kayıpları da göz önüne alarak, “mayın sorunu düşündüğümüzden daha büyükmüş.Bu sorunu çözene kadar operasyona devam edemeyiz” demiştir ve kara kuvvetlerinin çıkarma yapmasına kadar donanmanın etkisiz olacağını bildirmiştir.Çanakkale Kara Savaşları•Deniz harekatının başarısız olması sonucu kara harekatının olmasını kararlaştıran itilaf devletleri ilk çıkarmayı yapacakları 25 Nisana kadar hazırlıklarını sürdürmüş bir yandan da Türk Tabyalarını bombalamaya devam ettirmiştir. İngilizlerin planı Gelibolu’yu ele geçirmek ve Çanakkale Boğazında Stratejik bir avantaj kazanarak Deniz Harekatında çok büyük önemi olan Türk Toplarını imha ederek boğazı geçip bir an önce İstanbul’a ulaşmaktı.
•Kara çıkarma harekatı vakit geldiğinde 25 Nisan gecesi birliklerini Seddülbahir ve Arıburnu üzerine çıkartma yapmış fakat Türk Komuta Kademelerinin dikkatini dağıtmak için Anadolu kıyılarına ve Saros Körfezine  sahte çıkartmalar yapmıştır ki nitekim bu sahte çıkartmalarda başarılı olmuşlardır.
•Seddülbahir bölgesine yapılan çıkartma ile bu bölgede kara savaşı yapılmış ve İngiliz askerleri kıyılardan daha ileriye gidememiştir.•Arıburnu’nda ise düşman çıkartmasını kesmek için 57. Alay Komutanı Kur. Yarbay Mustafa Kemal «Ben size Taaruzu değil, Ölmeyi emrediyorum» diyerek tüm birliklerini taaruza geçirip buradaki ilerlemeyi başarıyla durdurmuştur.•Kıyıya yapılan çıkartmalardan sonra Gelibolu’nun iç kesimlerini ele geçirmek isteyen düşman kuvvetleri kıyılardan ilerisine çok büyük başarılar elde edilerek geçirilmemiştir. Bundan sonra ise savaşın yoğunluğu Gelibolu’ya yönelmiş ve burada kısa süren çatışmalar devam etmiş savaş mevzilerde devam etmiştir.
Çanakkalede bir mevzi
                                                                                                            
    •Bu sırada Kur.Yarbay Mustafa Kemal Paşa’ya Cephede gösterdiği büyük başarılardan dolayı Padişah tarafından gümüş İmtiyaz madalyası verilmiştir.•Mayıs ayında yapılan saatlerce ve günlerce süren çatışmalardan dolayı yorgunluğu artan ve maddi imkansızlık içerisinde bulunduğu için yetersiz beslenen askerler imkansızlıklar içinde olumsuz etkilenmeye başlamışlardır.

Bu durumu önlemek için ise Mustafa Kemal «Benimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesinlikle bilmelidirler ki, bize verilen namus görevini tam olarak yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur. Rahatlıkla uyuma yolunu aramanın, bu rahatlıktan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebedî olarak yoksun kalmasına sebep olacağını hepinize önemle hatırlatırım.Bütün arkadaşlarımın, fikir birliğinde olduklarına ve düşmanı denize dökmedikçe yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphem yoktur» diyerek moral vermiştir.


Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa Gelibolu’ya gelmiş düşmanı kıyılardan atmak için Kurmayları ile planlar yapmıştır. Yapılan toplantılar sonucunda 19 Mayıs bir taaruz yapılıp düşmanın kıyıdan tamamen atılması planlanmıştır. Bu arada İngilizler tarafından karada alınan mağlubiyetler iç karışıklıklara yol açmış İngiliz Deniz Bakanı Chruchill ve İngiliz Deniz Kuvveleri Komutanı Amiral Fischer görevinden istifa etmiştir.
19 Mayıs Türk birlikler büyük bir orduyla taaruza geçmiş ama tam anlamıyla başarılı olamamıştır. Bu yapılan büyük çarpışma sonucu iki tarafta çok büyük hasar almış ve kendi ölülerini gömmek için  Ateşkes yapılmıştır.
Ayrıca Gelibolu’daki başarılarından dolayı Mustafa Kemal Albaylık Rütbesine Terfi edilmiştir.
•Çanakkale boğazı açıklarında bulunan İtilaf donanmasına ait savaş gemileri Türk ve Alman donanmasından gün geçtikçe büyük kayıplar vermiş bu kayıplar Düşman birliklerinde moral bozukluğu oluşmasına yol açmıştır. Aynı zamanda Türk uçaklarından düşman birlikleri içerisi nde bulunan müslüman askerler için propagandalar yapılmıştır.
Çanakkale Cephesinde Kullanılan Tayyare

İngiliz kuvvetleri bu olumsuz durumdan daha fazla etkilenmemek için bir an önce taaruza geçip hızlı şekilde Gelibolu’yu ele geçirmek istemiş ve  tekrar taaruza kalkmış Kirte köyü üzerine hücum etmişlerdir. Bu taaruz sonucunda çok büyük kayıplar vermiş ve istedikleri ilerlemeyi başaramamışlardır.

Kirte köyüne taaruzu başarısız olan itilaf kuvvetleri başka bir tarafa yönelip 5 Temmuzda Zığındere üzerine taaruza kalkılmıştır. Bu taaruzdan Osmanlı ordusu çok büyük kayıp vermiştir. Bu taaruzlar sonucunda bir başarı elde edemeyen itilaf devletleri savaş kurallarının dışına çıkarak yerleşim alanlarını ve hastaneleri bombalamıştır.•Savaşı tek bir bölgede toplamak istemeyen itilaf devletleri diğer taraftan Seddülbahir üzerine taaruza kalmış ama buradada çok büyük kayıplar vermiştir. İtilaf kuvvetleri iç kısımlara ilerleyememiş ilerleme hareketlerine Türk tarafından çok sert şekilde cevap verilmiş  ve henüz büyük bir kara savaşı kazanılamamıştır.

Kara Savaşları Haritası


6 Ağustos müttefiklerinden takviye birlikleri ve ihtiyaçlarını karşılayan itilaf kuvvetleri tüm gücünü toplayarak tekrar taaruza kalktı. Bu taaruz sonucunda  Osmanlı , Kara savaşında ilk kritik mağlubiyetine uğradı. Bu mağlubiyetin ardından moral bulan itilaf kuvvetleri tekrar taaruza kalkıştı ve Gelibolu’da iç kısımlara doğru ilerlediler. Alınan mağlubiyetler sonucunda durumun kötüye gittiğini anlayan türk komutası ilerlemeyi durdurmak için planlar yapmış ve bu görev için Mustafa Kemal Paşa uygun görülmüştür.

Mustafa Kemal Paşa Anafartalar Grubu Kumandanlığına terfi ettirilmiştir. Albay Mustafa Kemal tüm birliklerini düşmana karşı taaruza kaldırmış burada çok kritik zaferler elde ederek düşman kuvvetlerinin ilerlermesini durdurmuştur. Bu nedenle kendisine «Anafartalar Kahramanı» denmektedir.


İngilizler tarafından Gelibolu’nun iç kesimlerini ele geçirmek için yaptıkları taaruzlar Osmanlı Kuvvetleri tarafından sert şekilde karşı koyulduğu için Anafartalara yaptıkları son taaruzdan sonra büyük kayıp veren itilaf kuvvetleri tekrar mevzilerine girmiş ve savaş mevzi savaşı olarak devam etmiştir.

Türklere karşı başarı elde edemeyen İtilaf kuvvetleri Hilal-i Ahmer hastanelerini bombalamaya devam etmiş diğer yandan ise Gelibolu’da büyük kayıplar verildiği için İngiliz Hükumeti Çanakkale’den geri çekilmeyi tartışıyordu.

15 Ekim ise İngiliz Hükumeti tarafından General Hamilton görevinden alınmış yerine ise General Charles Monroe  atanmıştır.  Çanakkale Cephesine gelerek keşif yapan General Monreo savaşın daha fazla sürdürülemeyeceğini anlamış ve  Çanakkalede bulunan birlikler için tahliye planları yapmaya başlamıştır.

Kışın bastırması ile birlikte zor koşullar altında kalan itilaf kuvvetleri bir an önce askerlerin tahliye edilmesini planlarken diğer yandan ise bunun en az zararla nasıl yapılacağını tartışmaktaydı. Yapılan tartışmalar sonucu Seddülbahir kıyılarında az miktarda asker bu askerlerin etkinliğini bulundurarak  tahliye’nin Osmanlı’dan gizlenmesi düşünülmüş ve tahliye hazırlıklarına başlanmıştır.

 8 Aralık tarihinde ise düşman kuvvetlerinin tahliye harekatı başlamış 9 Ocak’a kadar kademeli şekilde devam etmiştir. Tahliyenin Osmanlı tarafından anlaşılmaması için diğer yandan da çatışmalara devam edilmiştir. 9 Ocak ise son birliklerinide alarak adadan çekilmiş geride ise askeri mühimmatlarını bırakmak zorunda kalmışlardır.

İngilizlerin adaya çıkartma yaptığı dörtyüz onbin askerden tahliye edilen sadece ikiyüz bindir dolayısıyla bu cephede ikiyüz bin asker kaybetmiştir.

Fransızlar ise cepheye yetmiş dokuzbin asker çıkartmış, tahliye ettiği asker sayısı ise otuziki bindi•Osmanlı ise ikiyüz bini aşkın asker kaybı olduğu biliniyor. Bu cephede neredeyse yarım milyon insan kaybedilmiştir.

Böylece 14 ay süren Çanakkale Cephesi kapanmıştır.


ÇANAKKALE CEPHESİ’NİN SONUÇLARI
Çanakkale Boğazı aşılamadığı için itilaf devletlerinin İstanbul İşgal edilememiş ve Osmanlının Ömrü bir kaç yıllığınada olsa uzamıştır.

Bu savaşın zaferi ile Osmanlıda bir ruh oluşmuş ve bu ruh en önemlisi Kurtuluş savaşı olmak üzere bu günlere kadar etkili olmuştur.

Boğaz aşılamadığı için Rusya’nın istekleri karşılanamamış ve Rusya kısa süre sonra savaştan çekilmek zorunda kalmıştır.•İstanbul üzerinden balkan devletleri itilaf devletleri tarafına çekilemediği için doğu cephesi planları tamamen çökmüştür.•Döneminin en güçlü donanmaları zayıf gördükler Osmanlı karşısında mağlubiyeteuğramıştır

.
Hazırlayan: Murat UYSAL 24.04.2020 




Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.
Murat Uysal ━ Sosyal Bilgiler Eğitimi